12 yıl mücadele etmek de sana yakışırdı. yaşattığın her şey için teşekkürler. mekanın cennet olsun.

V for Vendetta – Televised Speech (Discours télévisé)
Yükleyen SlashyGuiGui

“iyi akşamlar londra. öncelikle yayını kestiğim için özür dilerim. pekçoğunuz gibi ben de evimin güvenliğinde günlük sıkıntılardan uzak televizyon başında keyif almaktan hoşlanan biriyim. geçmişte yaşanan o çok önemli olayda mücadele ederken hayatını kaybeden insanların anısına hürmeten şimdi buradayım. bu 5 kasım gününde, geçmişte yaşanan o olayın artık hiç hatırlanmadığını anladım. bu yüzden oturup biraz sohbet etmemiz iyi olacak diye düşündüm. elbette konuşmamı istemeyen kişiler de var. eminim şu anda telefonlarda emirler yağdırlıyor ve silahlı adamlar yola çıkmaya hazırlanıyor.

peki neden? çünkü konuşulmaya çalışılan yerde coplar söz alıncıya kadar sözler her zaman gücünü korumaya devam eder, gerçeklerin orataya konulduğu sözleri dinleyen herkes için büyük anlam taşıyan sözler. ve gerçek şu ki bu ülkede yolunda gitmeyen bir şeyler var. ölüm ve adeletsizlik, hoşgörüsüzlük ve baskılarla özgürlüğünüz kısıtlanıyorsa, düşünme ve konuşma hakkınız yoksa, sensörler ve çipler her hareketinizi her konuşmanızı izliyorsa burada işlerin yolunda gittiği sözlenemez.

peki bu nasıl oldu, kimi suçlayalım? evet, elbette diğerlerinden daha fazla sorumlu olan birileri mutlaka vardır ama yine de aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçeği öğrenmiş olursunuz. neden yaptığınızı biliyorum, neden korktuğunuzu da; kim korkmaz ki? savaş, terör, hastalıklar, sağduyunuzu ve cesaretinizi kaybetmenize neden olacak çok değişik nedenler ortaya çıkmıştır. korku içinizi sardı ve o panik haliyle adam sutler adındaki başkana sarıldınız. size düzen ve barış vaat etti, karşılığında sessizlik ve emirlere itaat etmenizi istedi. dün gece o sessizliğie bir son verdim, dün gece bu ülkeye unuttuğu bir şeyi hatırlatmak için adliye sarayını havaya uçurdum.

400 yıl önce bu millet 5 kasımı sonsuza dek unutmamak üzere hafızalarına kazımıştı. dünyada adaletin korkusuzluğun ve özgürlüğün sadece söz olmadığını anlatacaktı; bakış açısı buydu. eğer bir şey görmüyorsanız, bu devletin suçları sizin için bir bilinmezse ve karşı çıkmıyorsanız demek ki 5 kasım’ın unutulmasına siz izin verdiniz. ama siz de benim gördüğümü görüyorsanız, benim gibi hissediyorsanız siz de benim gibi arıyorsanız o zaman yanımda olmanızı istiyorum.

bir yıl sonra bu gece parlementonun girişinde buluşalım. birlikte olup onlara 5 kasımın asla unutulmadığını ve unutulmayacağını gösterelim.”


malum; blogu en az iki üç post okuyan biri rahatlıkla anlayacaktır: futbolu severim. ama benim gibi bir çok insanın aksine, juventus, milan, hatta neredeyse moda haline gelen liverpool hayranlığım yoktur. doğuştan galatasaray, çocukluğumdan beri de manchester united taraftarıyım. bana manchester united’ı sevdiren üç isim vardır: bunlar sir alex ferguson, lee sharpe ve efsanevi 7 numara (evet beckham’dan önce o formayı efsane yapanlar var) eric cantona.

her ne kadar daha sonralı stumpf, cantona’yı horoza benzetse de; bu sıradışı, gıcık, ukala ve artist futbolcuya her zaman sempati besledim.

joga bonito reklamlarından sonra cantona şimdi de bir film ile karşımıza çıkıyor. filmin adı “looking for eric“. film eric adında, eric cantona hayranı bir postacının hayatında işlerin ters gitmesi sonucu, kahramanı eric cantona’dan destek alması üzerine kurulu. bir nevi içindeki kahramanı ortaya çıkartma, hayallerinin peşinden gitme hikayesi yani. ki ben bu konuların işlendiği filmlere de bayılırım.

yönetmen ken loach, senaryo paul laverty, oynayanlar steve evets ve eric cantona. 12 haziran’da vizyonda. fragmanı aşağıda.

filmin bir de tagline’ı var ki, beni benden alıyor:

“he who afraid to throw dice, will never throw a six”

parça da the coral’dan pass it on. boşuna aramayın.


uzun zaman oluyor mim‘i okuyalı, fakat yazmak bugüne kısmetmiş. prettyinpink göndermiş mim’i. kendisine teşekkür ediyor, konuya geçiyoruz:

1. kendinize en uyan kızılderili adı ne olabilir?

öncelikle tekirdağ‘ın kurtuluşundan bir gün sonra doğduğum için böyle günlerde default olarak gelen “kurtuluş” adını bir günle ıskalamış bir insan evladı olarak anneme dişini bir gün daha sıktığı için minnettarım. daha önce iki tane ölü doğum yapan 20 yaşında bir kadın olarak, kendisinin zannediyorum ki en son derdi, muhtemelen doğurduğu gibi yine mezara göndereceği bir çocuğun ismidir. bahislerin ve benden önceki ablalarımın aksine 4-5 günlük olup, sorunsuz bir şekilde altıma sıçıp, kusabildiğim, kucağına alanın üstüne işeyebildiğim görüldükten sonra rahmetli babaannem, anneme adımı murat emre koyduğunu şu sözlerle söylemiş; “allah emretti, muradımıza erdik, murat emre koydum“. belki de bu sebepten çok severim adımı.

kardeşimde ise bu süreç bir çok nesildaşımın acısını çektiği gibi, “dedesinin adını (mersin) koyalım, göbek adı da abisi ile uyuşsun (ümit)” modasına uyularak nispeten sancısız atlatıldı.

sonraları kendime bir çok nick seçtim. bunlardan ilki streetfighter‘ın da etkisi ile vega oldu. internetin de hayatıma girmesi ile icq‘da önceleri tasarımlarını çok beğendiğim pininfarina‘nın adını nick olarak kullandım; sonraları da asla değiştirmeyi düşünmediğim guybrush threepwood‘u belirledim.

guybrush’tan sadece world of warcraft‘ta vazgeçtim. ilk karakterim olan night elf priest‘e elfçe “wish”, türkçe “murad” anlamına gelen natirm adını koydum. yarattığım yeni karakterler ile yaratıcılığım ters orantıda olunca name generatorları kullanmaya başladım. gerçi çok tatminkar sonuçlar alamadım, zira elvish name generator’lardan birine göre elfçe adımın karşılığı aerandir táralóm. laylaylom tarzı isme sahip olan bir elften kimsenin korkacağını sanmıyorum.

işte bu mim’in ilk sorusu ile karşılaşınca, bu kez yaratıcılığımla doğru orantılı olarak aklıma hiçbir şey gelmedi. hemen google‘ı kullanarak bir kızılderili adı generator’u buldum; çıkan sonuç yine tatminkar değil: zümrüt şeytan.

elbette mim’de beklenilen tarzda bir isim değil, o yüzden; “korsan olmayı hayal eden swarovski zümrüt taşları ile süslü demir pençesi olan kocakafalı” dersem hem generatoru üzmemiş, hem vega’yı yâd etmiş, hem guybrush’a ihanet etmemiş hem de fiziksel özelliğimi tam manası ile yansıtmış olurum.
ikinci soruya gelirsek;

2. sizinle özdeşleşen, size en yakın hayvan hangisidir? neden bunu seçtiniz?

şimdi bu soru zor. niye zor? çünkü ben hayvanları pek sevmem. yani hayvanseverimdir elbette de kendilerinden direkt olarak hoşlanmam. örneğin bazıları için muhteşem bir canlı olan kuşlar benim için ölüm sebebidir, zira ornitofobik olduğumu daha önceki postlardan birinde belirtmiştim.

kedilerden de pek hoşlanmam. onlara karşı bir fobi beslememe rağmen, asla birine dokunmam, yanımda bulunmalarından rahatsız olurum. köpekler pek öyle değil ama; köpek severim, oynarım. illa birini seç deseler köpek seçerim beslemek için. o noktada da köpekte problem var. tanıştığım tüm köpekler benden nefret ediyordu.

fakat işte özdeşleşen hayvan dedin mi iş değişiyor. sanırım bu sorunun cevabı fil olacak. filler sanılanın aksine hiçbir zaman evcilleştirilememiş hayvanlardır; günde ortalama 2 saat uyurlar; yapılan kötülükleri ve iyilikleri asla unutmazlar, çok kincidirler; üstelik filler öldükten sonra bile ayakta kalabilen tek canlıdır. tüm bu bilgilere bir de son zamanlarda aldığım kilolar da eklenince, sorunun doğru cevabı fil olmalı.

fakat soru, “hangi hayvan olmak isterdiniz?” diye sorulmuş olsaydı hiç tereddütsüz koala derdim. ömrümü ormanda bir ağacın tepesinde bütün gün okaliptus yaprağı yiyerek, kafa bir dünya geçirmek çok cazip geliyor şu an.

unutkan edit: mim’i paslamak gerekiyor sanırım; bu sebepten yonca‘ya ve geceyazankedi‘ye verdim pası; kolay gelsin.


yukarıdaki posterin aynısı, sadece üzerinde glasgow yazanı, uzun bir süre evimin duvarında çerçeveli bir şekilde asılı kaldı. şimdilerde medeni hal dolayısı ile yerinde ikea görsellerinden abuk subuk bir fotoğraf duruyor.

fakat sanırım 08.06.2009′da, en geç 23.06.2009′da tekrar eski yerine kavuşabilir. zira gayet güzel bir şekilde geliyor arkadaşlar.

8 haziran’da yeni albüm battle for the sun piyasaya çıkıyor, 23 haziran’da da placebo istanbul‘a geliyor. 24 haziran sabahına evde yeni bir posterle uyanıyoruz.

en son posterimi blue jean zamanında aldığımı, en son para verdiğim albümün de meds olduğunu hesaba katarsanız, heyecanlı olmam gayet normal.

aşağıda ağzımıza çaldıkları bir parmak bal var; afiyet olsun.


sarı-siyah

13May09
“i fell in love with football as i was later to fall in love with women: suddenly, inexplicably, uncritically, givig no thought to the pain or disruption it would bring with it.”nick hornby

nick hornby’nin bu sözü bir çoğumuzun hayatına aceto balsamico‘nun tagline’ı olarak girdi. futbol hakkındaki düşüncelerimi, bu spora olan tutkumu beni tanıyan herkes bilir. ne yazık ki tekirdağ‘da yaşamanın; hele bir de üniversiteyi istanbul gibi büyük bir şehirde okumuşsanız, en büyük dezavantajlarından biri tutkusu olduğunuz şeylere uzak kalmayı kabullenmek zorunda olmanız. bu kabulleniş sadece futbol ile alakalı değil. elbette istanbul’a, ilçesi kurtköy‘den daha yakın bir şehirde oturmak çok da sorun edilebilecek bir şey değil ama, tekirdağ’da her neyi seviyorsanız onun amatörü ile yetinmek zorundasınız.

tiyatro seviyorsanız, burada da var fakat amatörü; herhangi bir spor dalını seviyorsanız, burada da izleyebilirsiniz fakat amatörünü; starbucks seviyorsanız dahi burada en iyi ihtimalle kötü bir taklidi ile yetinmek zorunda kalıyorsunuz.

fakat tüm bu örneklerin içerisinde amatörünün en keyif verdiği şey yine futbol. hele bir de amatör kulüplere gönül veren bir taraftar grubu da varsa, bu maçları seyretmek ayrı bir keyif veriyor.

tekirdağspor da bu amatör kulüplerden biri. taraftar grubunun adı vandallar. ne alaka bilmiyorum, işin gerçeği umrumda da değil. şu sıralar amatör ligde ikinci sırada ve şampiyonluğa oynuyorlar. son iki maçı kaldı ve ilk iki sırayı alan 3. lig’e terfi maçlarına çıkacak. bu pazar da kısmetse tribündeki yerimi alacağım.

manyak mıyım?
ne diyebilirim ki;
“futbola da daha sonra kadınlara aşık olduğum gibi aşık oldum: aniden, açıklanamaz bir şekilde, eleştirmeden ve beraberinde getireceği acıları ya da parçalanmaları düşünmeden.”

- nick hornby


bir önceki post’ta zevkime sıçanlar için geliyor. fotoğraflar aynı insanlara ait; anketi bir daha yapmaya gerek bile duymuyorum.


biri “insan neden life seyreder?”, biri de “insan neden ncis seyreder?” sorusunun cevabı.

 


the mentalist

13May09
kablolu yayın bizim siteye henüz ulaşmış değil; fakat annemlerin evden aşinayım kendisine. kendi evimde ise galatasaray sağolsun, hem d-smart, hem de digiturk kullanmak zorunda kalıyorum. bu üç seçenek arasından digiturk’ü tek geçerim.

bunun sebebi ne lig tv, ne d-smart gibi maçlar arasında abuk subuk reklamlara yer vermemesi, ne de yayın kalitesi. tek sebebi dizimax.

cnbc-e yıllarca bu konuda beni tatmin etti. hâlâ daha bir çok diziyi bu kanaldan ve e2‘den takip ediyorum. simpsons, heroes, south park, how i met your mother (ki ben öyle hayranı falan değilim bu dizinin, nedense olamadım da), chuck, my name is earl, dexter, las vegas, pushing daisies. prisonbreak yok bunlar arasında; zekiymiş gibi bakmaya çalışan mallara gıcığım, ondan olabilir.

fakat dizimax hayatıma girdiğinden beri, adeta televizyona yapışık şekilde yaşıyorum. monk, house, kimi zaman lost, eli stone, criminal minds (fox eski bölümlerini veriyor bunun hatta). bunların arasına dizimax son zamanlarda dört diziyi daha soktu: eleventh hour, fringe, life (ki sarah shahi gibi bir güzelliği barındırdığı için izletiyor kendini) ve the mentalist.

the mentalist’ten bahsetmek istiyorum. patrick jane adında, nasıl diyeyim bir medyumumuz var. fakat hani medium dizisindeki gibi bir medyum değil de, daha çok adrian monk tarzı bir adam. bunun takıntıları yok fakat, ciddi bir gözlem yeteneği var. polise bazı vakaları çözmekte yardımcı oluyor. ne doğaüstü bir şeyler yapıyor, ne rüyasında katili görüyor falan. yalnızca ayrıntılara çok daha hakim ve kafasında bir senaryo oluşturarak tüm şüphelileri katili ortaya çıkartmak için yönlendirebiliyor. hemen hemen her bölümün sonunda fark ediyorsunuz ki, katili daha olayın başında doğru tahmin etmiş.

the mentalist kısa zamanda kaçırmaktan korktuğum diziler arasına yerleşti. şiddetle tavsiye ederim.


pazar keyfi

13May09

soru: bir pazar gününden murat ne ister?

cevap: kalkış, yürüyüş, küvet, kahvaltı, omlet, nutella, çay, zeytinyağı, balzamik sirke, sıcak ekmek, monk, uyku, playstation, kek, börek, çay, shichinin no samurai, milan-atalanta, everton-middlesbrough, peynirli tortellini, rendelenmiş kaşar, kayserispor-fenerbahçe, sıcak çikolata, house, fındıklı kahve, heroes, the mentalist, playstation, carolina ardohain.

kalan saat: 20.

son dakika: carolina gelemiyor bir tek. uçak mı ne rötar yapmış.